Fadik’in uslanmaz hayatı ve kırmızı bavulu

fadik

SERDAR AKBIYIK

Fadik Sevin Atasoy Türk Sinemasının belkide en ele avuca sığmaz ismi. Bir bakıyorsunuz İtalya’da festival sunuyor, bir bakıyorsunuz ABD’de senaryo derselir alıyor, film çekiyor, internet sitesi yapıyor, piyano çalmaya çalışıyor. Biz yorulduk bakalım siz ne yapacaksınız? İşte ele avuca sığmaz bir çılgın: Fadik Sevin Atasoy…

Roma Türk Filmleri Festivalinde sunuculuk yaptınız. Bundan biraz bahsedebilir misin?

Roma’da festival yapılıyor. Festivalin sloganı “Mam mali Turki” bu “Eyvah Türkler geliyor” demek. İtalyancada böyle bir espri vardır Osmanlıdan kalma. Sonrada bunların Toto diye bir aktörü var bu cümleyi Toto meşhur ediyor ama bizim Serap Hanım çok zekice bunu “Mam mali Turki arabiamo kolinostrigi” yani “Eyvah Türkler geliyor ama filmleriyle geliyor.” şeklinde kullanmış. Çünkü artık yeni dünya kürjiktüründe ülkeler birbirlerine filmleriyle, resimleriyle, sanat eserleriyle gitsin istiyor.  Özellikle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ve Avrupa Birliği Bakanlığı’nın bu projede çok büyük desteği var. Egemen Bey, bu festival öncesine New York’ta ödül aldığım için ilk defa başarınızdan dolayı teşekkür ediyoruz diye bir tebrik mektubu aldım. Ödülden daha değerli oldu yani takdiri. Dolayısıyla bende iadeyi ziyaret amacıyla gittiğimde Serap Hanım’da gelmişti. Egemen Beyin bu Avrupa birliğine giriş sürecimizde yer açısından sinemanın ne kadar önemli olduğunun farkında olması bizleri çok memnun etti. Sinemaya da çok önem veriyor bu kültür festivalleri içerisinde. 2003 yılından itibaren de güçlü bir ivme kazandı Türk sineması. Ve bu konudaki desteği yadsınamaz bir gerçek.

Bir sanatçı olarak Almanya’da ve İtalya’da yapılan gösterimleri nasıl değerlendiriyorsun?

Çok olumlu değerlendiriyorum tabiî ki. Serap Hanımlar daha öncede Küba’da bir gösterim yaptılar. Ukrayna’da yaptılar gerçekten çok iyi bir şekilde ayakta karşılanıyoruz canlı yayınlara çıkıyoruz. Sinema sadece seyircinin bilet alarak gidip filmi izleyip hoşça vakit geçirdiği bir şey değil. Avrupa birliği ve kültür bakanlığı da bunun farkında. Bir ülke sineması o ülkenin kültürünü, teknolojisini, tasarımını, tarihini, dilini dünyaya yaymaktaki en iyi iletişim aracı. Biz televizyonun güçlü olduğunu savunuyoruz ama öyle değil, televizyon genel kalıyor. Amerika’da ne mutlu ki Türk dizileri yavaş yavaş yayınlanmaya başladı. Ama bir sinema filmi yapıyorsun, dünyanın her yerinden insanlar giyinip hazırlanıp süslenip ve bir yere kapanıp para vererek seni izlemeye geliyor. Bu süreçte bu festivallerin çok önemli olduğunu düşünüyorum ben.  Çünkü ortak yapılara giden süreçte bu festivaller bizim ön protokolümüzü sağlayacak. Tanışıklıklar doğuyor, kültürler doğuyor.

Oyuncu olarak festivallerden geri dönüş alıyor musunuz?

 

Tabiî ki alıyorum.

 

Yurt dışındaki izleyicilerin filmlerimize tepkisi nedir?

 

Burada bazı çevrelerde çok beğenilen bazı çevrelerde ise nefret edilen Zeyneb’in Sekiz Günü filminin Zürih gösterimindeydim. Seyirci filmi çok beğendi. Çünkü onlarda böyle bir izolasyon süreci var. Onlar o izolasyonu yaşıyorlar bizde bir kehanette bulunduk. Bu şekilde yaşamaya devam edersek Zeyneb’in sekiz gününe döneceğiz diye. Onlarda şu anda o dönemi yaşıyorlar ilişkileri çok kopuk birbirlerinden. Bu yüzden de filmle çok rahat bir özdeşim kurdular. Bir de Zeyneb’in çok yüksek katlı bir binada yaşaması da çok şaşırttı onları. Bizde gelir düzeyinin çokta iyi olması gerekmiyor öyle bir binada yaşamak için. Ben o durumda Türkiye’nin sosyolojik durumunuda onlara açıklamak zorunda kaldım. Gelir dağılımının farklı farklı olduğunu anlattım. Ama onlar hala bizim bu devirde bile develerle gezdiğimizi düşünüyorlar ama bu da onların cehaleti, biz yapacağımızı yapıyoruz.

 

Yurt içindeki festivallerin artık giderek Türk sinemasının tarihini, kültürünü etkileyecek görev ve sorumluluklar yükleneceğini düşünüyormusun?

 

Kesinlikle katılıyorum. Uluslar arası Suç ve Ceza Film Festivali’nin danışma kolundayım. Bu da benim için çok onur verici. Diğer danışma profillerine baktığım zaman sinemayla hukuku tıbbı bile buluşturabiliyoruz. Bu festivali düzenleyenler çok güzel bir işe imza attılar. Film gösterimlerine baktım müthiş filmler var. Türkiye’de çok güzel işler yapılıyor tek yapılması gereken bunun güzel bir şekilde duyurulması. Avrupa’da aldığımız ödüllerle biz onlara bir Türk Sineması olduğunu gösterdik. Ama henüz daha Amerika’ya açılamadık. Amerikan film marketin kapılarını araladığımız zaman, dünya sinema endüstrisinin nabzının olduğu yere oturduğumuz zaman artık bir İtalyan sineması gibi yer etmiş olacağız.

 

Amerika’da alınan bazı ödüller için “aslında onlar küçük festivallerdi, önemsizlerdi” gibi yorumlar oluyor kimi zaman. Bunu nasıl yorumlarsınız?

 

Bizim de Bursa’da, Adana’da çokta büyük olmayan şehirlerde festivallerimiz var. Festival küçük yerde diye, kapsamı küçük diye o ödül değersiz mi oluyor? Oranında bir jürisi, bir değerlendirmesi var. Değerlendirme yapılan her alan ödülden önce filmin seyirciyle buluştuğu alan. Film buluşmuş seyirciyle, beğenilmiş ve karşılığında ödül alınmış motivasyonun arttırılması için. Bunu yereceğimiz yerde biz de orada destek çıkmakla mükelleflendirilmişiz.  Nolursa olsun isterse karpuz festivali olsun, 4 tane seyircisi olsun. Orada önemli olan ödül değil filmin orada izleniyor olması. Türk sinemasında bir renk olması.

 

Yeni filminden birazda bahsedelim.

 

Mavi Pansiyon filmini Bodrum’da çektik Kasım ayında vizyona girecek. Ben filmde bir piyanisti oynuyorum. Film öncesi piyanoyu öğrenmek durumunda kaldım. Akor basmayı, doğru notalarda parmakları gezdirmeyi öğrendim. Çünkü filmde klasik eserler çalıyorum. En azından onların akorları ve parmaklarım doğru yerlerde olsun. Benim de müzikle bir haşır neşirliğim vardı zaten. Ama şöyle de ilginç bir şey oldu normalde müziği veriyorlar ben onun üzerinden çalıyorum. Bir baktım müziği kendim çalmaya başlamışım. Çok mutluluk verici bir roldü çünkü bu rol sayesinde iki ayımı sadece müzikle geçirmek durumunda kaldım. Fakat ilk çalışmalar sırasında yan odada Korhan kalıyordu, yönetmen arkadaşımız o kadar bıkmış ki “artık yeter” diye bağırıyordu balkondan. Sonunda bana kulaklık getirildi ve piyanonun sesi kısıldı çünkü artık etrafa zarar vermeye başlamıştım. Tan Sağtürk’te bizimle birlikteydi ve onunla çalışmaktan büyük keyif aldım. Oyunculuk deneyimi bizim kadar değildi ama balet olmasından kaynaklı olan o disiplinin içerisinde olmak benim için büyük keyifti. Onunla beraber bir tango sahnemizde var filmde. Ne kadar şanslıyım diyorum ben de Tan Sağtürk’ten bedava dans dersi almış bulunuyorum filmle birlikte. Dansların duygusunu ben belirledim koreografisini o yaptı. Onunla ortak güzel bir çalışmamız oldu orada.

 

Rolünle ilgili biraz bilgi verebilir misin?

 

Kendini çok bırakmış ve hayatını müzikle geçirmiş, aslında hayatını bir nevi ıskalamış bir kız. Aşktan canı yanmış ve aşka gönlünü kapamış bir adamı aşkın kollarına çekmeye çalışıyor ama tüm naifliği ve sevgisiyle. Derin bir karakter ve bana çok şey yükledi Bahar’ı çok sevdim ben.

 

Proje seçiminden de biraz bahsedelim?

 

İki senedir dizi yapmama kararı aldım. Dayanabildiğim kadar dayanacağım ve sinemaya olan aşkıma ihanet etmek istemiyorum. Türkiye’deki en büyük eksiklikte senaryo eksikliği aslında, bu bir gerçek. Ama maalesef senaryo yazım tekniği olarak uzmanlaşmış kişilerimiz yok. Benim akademik bir kariyerim var ve bunu kimse bilmez. Bilkent Üniversitesi’nde master yaparken aynı zamanda da rahmetli Cüneyt Gökçer’in asistanıydım ve araştırma görevlisiydim. Tezimde fonetik diksiyon aksanlardı. O zamanlarda da kalemle bir haşır neşirliğim oldu tez hazırlama sürecimde. Şimdi tekrardan bir Los Angeles’e dönme olasılığım var. Ve doktora yapmayı düşünüyorum senaryo yazımı üzerine. Anadolu üniveristesi sinema platolarını gezmeye davet etti beni Mine Arzuyla beraber. Nefis platolar inşa etmişler. Rektör bey inanılmaz sinemaya önem veriyor. Ve bunun okullardaki çok büyük eksiklik olduğunu söyledi. Bu alanda ben bir öncülük yapmaya çalışacağım. En azından orada öğrenip burada seminerlerde okullarda yapmayı düşünüyorum. Çok iyi yazdığım söylenemez ama en azından işin tekniğinin öğrenilmesi gerekiyor.

 

Birazda kırmızı bavuldan bahsedelim?

 

İki sene evvel burada evimi kapattım hangi arkadaşımın hangi DVD’lere ihtiyacı olur diye düşündüm ve isimlerini yazarak verdim, eşyalarımı bağışladım. Ben zaten işim gereği o evde yaşamıyorum, bir iş için Eskişehir’de yaşıyorum Berlin’de yaptığım gönüllü bir iş için oraya gidiyorum, 6 ay Berlin’de, 6 ay New York’ta, 3 ay Los Angeles’te yaşadım. Bu yüzden de evimi kapattım. O kırmızı bavul yolculuklardan birisinde kayboldu. Ben bunu tweeter da paylaştım ve herkeste bir ayaklanma oldu Fadiğin kırmızı bavulunu arıyoruz diye. İki ay falan yoktu bavul biz Singapur’a gittiğini düşünüyoruz. Ben 15 gün boyunca iskoçya’da bir kot şort, muz çorap ve tişörtle kaldım. Ve bizde bunu paylaştık, bavul bulundu diye daha sonra ben de takipçilere söz verdim bu maceraları sizinle paylaşacağım diye ve fadikvekırmızıbavul.com diye bir blog oluşturdum. Sanırım şuan 17. bölümde falanım. Ve bu o kadar sevildi ki üniversitelerden teklif almaya başladım. ODTÜ ve Bilkent’te Fadik ve kırmızı bavul seminerleri yapılmaya başlandı. Bende bavulu bir metafor olarak kullandım. Bavul beni cesaretlendiren ve yola çıkaran bir karakter, canlanıyor bu. Bir de baltalı hamsi var. O da her gece rüyalarıma girip onu yapamazsın bunu beceremezsin diye benimle konuşan negatif bir karakter ve bavulla ikisi tartışıyorlar bu konuda. Ve sonunda  Suat Özkan’da ben hamsiyi çizeceğim dedi.  Ve hamsimizin bir karikatürü var sonrasında Toygar Işıklı’da bize bir jenerik müziği yapmak istedi ve yaptı. Havaalanlarında da tanınıyor bavul ve hatta sigortalamak istiyorlar. Bavulla birlikte ben de Freud’a girmiş oldum. Freud’un bir bavul terminolojisi olduğu ortaya çıktı. Daha sonrada hepimiz bir bavuluz diyerek fantastik bavul hikayeleri ortaya çıkmış oldu. Gittiğim yerleri yazacağım, yine karakterler olacak ama biraz daha farklı bir şekilde ilerletmeyi düşünüyorum. Bunun sonu da tek kişilik kadın oyununa ya da kitaba gidiyor. Bilmiyorum bakalım ama sırada bekliyor bu.

 

Yurtdışı bir yana Adana’ya Antalya’ya (festivallere) karşı nasıl duruyorsun sen?

 

Ben hep gidiyorum. Antalya çok güzel bir ivme kazanmıştı ama o ivmeyi kaybettiğini ama geri kazanması gerektiğini düşünüyorum. Adana daha çok çabalıyor daha öne çıkmış durumda. Ama hala yerel kalmamamız lazım. Bizim para yönünden sıkıntımız yok, gerçekten yatırımcılar var. Bunlar istatistiklerle de belli. Eskişehir’de Film Festivali var İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Suç ve Cezayı yapıyor. Sadece vizyonda hatamız var, stratejik yetersizliğimiz var. Uluslararası bir atılım yapılması gerekiyorsa o kadar başarılı bu konuda deneyimli insanlarımız var onları danışman olarak alabilirler, gazetecilerimiz bu konuyu çok iyi biliyor. Sade sinema olarak düşünmeyelim tüm gazeteciler her sene festivale geliyor incelemeler yapıyorsunuz bu iş için kafa yoruyorsunuz. Bir kişinin bile danışmanlığını alsalar stratejik atılım sağlanabilir.

 

Yorum gönderin

E-posta hesabınız yayınlanmayacak.

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>